Bir 324 Hikayesi

2006 yılının sıcak bir ağustos günüydü. Banu önce tüm hevesiyle yeni taşındığı 324’ün tam alt katında olan Esra Karasakal’ın odasını tüm azmiyle açmaya çabalarken bir anda oda arkadaşı olan Baykal’ın kapıya astığı posteri hatırlayarak yanlış kapıda olduğunu anladı. O anda hızla arkasına bakmadan kaçarken, içeriden korkuyla “Kim o?” diye seslenen Esra Hoca’nın sesine duyarsız kalamayarak mahcup bir şekilde kendini anlatmaya çalıştı. “Neyse, olur böyle vakalar” diyerek Banu nihayet 324’e ulaşmıştı. Kapıyı açtı ve gözleri Baykal’ı aradı. Ama henüz bilmiyordu, Baykal’la aralarında neredeyse Arizona-Türkiye arasındaki kadar saat farkı vardı.

Derken saat 11 civarında Baykal “Naber?” diyerek odaya daldı. Her zamanki gibi enerjik olan 324 elemanı, bilgisayar başına oturarak “ekşi sözlük” denilen, cahil Banu’nun henüz tam olarak tanışma fırsatı bulamadığı sayfaya girdi. O ana kadar sessizlik bürümüş olan 324’ü bir anda Baykal’ın şen kahkahaları sardı. Banu her zamanki gibi merakla sordu: “Ne yazmışlar, ne yazmışlar?”. Sonra bir anda binanın 3. katını Baykal-Banu ikilisinin kahkahaları sardı. Banu o zaman anlamıştı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olamayacaktı.

Derken dönem başladı. Banu saat 9.00-16.30 arası mesai yaparken, Baykal arkadaşımız saat 11.00’de bölüme geliyordu. Biraz kendine geldikten ve birazcık Esinti Kafe semalarında rengarenk tişörtleri ile göründükten sonra saat 15.00 gibi işe koyuluyor, saat gece yarısını gösterdiğinde bölümden çıkıyordu. Odada hemen kapı girişinde oturan Banu tam bir sekreter edasıyla Baykal arkadaşımızı henüz tanımayıp sabah 10 sularında onu aramaya gelen herkese gerekli açıklamaları yapıyor, gerekli notları Baykal’a iletiyordu. Baykal geldiğinde ise, önce günün kritiğini yapılıyor, sonra Baykal “facebook”, “ekşi sözlük”, “last fm” gibi mevzuları Banu’nun seviyesine inerek ona anlatmaya çalışıyor, Banu çok yorulduğunda ise Baykal “Tamam, bugünlük bunlar yeter” diyerek tez çalışmalarına başlıyordu. Sonra 324’ün o meşhur beyaz tahtasında tez tartışmaları yapılıyor, her ikisi de birbirlerinin alakasız olan tez konularına rağmen tüm çabalarıyla birbirlerine destek olmaya çalışıyorlardı.

Günler geçiyor, Baykal’ın Amerika’ya doktoraya başvurma tarihleri geliyor, hatta geçiyordu. Bu konuya hemen el atması gerektiğini fark eden Banu bile aslında geç kalmıştı; birçok okulun son başvuru tarihi neredeyse geçmişti. Banu, yapılması gerekenler başlığı altında listeler hazırlıyor, başvuru belgelerine gizlice bakarak bir eksiklik var mı diye kontrol ediyordu. Baykal’ın tüm çabasına(!) rağmen Arizona’dan kabul mektubu geldiğinde Banu artık her şeyin bittiğini düşünüyordu, ama ne yazık ki yine yanılıyordu. Aslında her şey yeni başlıyordu.

Bir gün Baykal’ın Amerika’ya gitmesi için gerekli belgelerin neler olduğunu kontrol eden Banu, belgeler için istenen fotoğraflarda olması gereken özellikleri incelemeye başladı. Sonra tüm saflığıyla, Baykal’ın belgeler için hazırladığı fotoğrafın bu özelliklere sahip olup olmadığını kontrol etmek istedi. Banu, elindeki fotoğraf ve istenen fotoğraf arasındaki farkları bulmakta zorlanacağını düşünürken, aradaki benzerlikleri bulmanın daha zor olduğunu anladı. Örneğin, belgeler için istenen fotoğrafın arka fonunun beyaz olması gerekirken, Baykal’ın arka fonunun neredeyse siyah olması sadece küçük bir detaydı. Bunları fark eden Banu, yeni bir fotoğraf çektirmek için Baykal’ı en yakın fotoğrafçıya kendi elleriyle götürmesi gerektiğini anladı.

Tüm belgelerini tamamlayan Baykal, (tabii ki) olabilecek en geç zamanda vize görüşmesini yapmış, pasaportunun gelmesini bekliyordu. Günler geçiyor, Baykal’ın uçuş tarihi yaklaşıyor, ama vizeye dair hiçbir gelişme olmuyordu. Günlerden cumartesiydi ve pazartesi günü uçması gereken Baykal’ın pasaportu hala eline ulaşmamıştı. Bu nedenle o cumartesi tüm gün bölümde pasaportunu bekleyecek olan Baykal’a, Banu da eşlik etmek istedi. Banu çantasına Baykal için hazırladığı börekleri koyarak bölüme doğru yol almaya başladı. Bölüme geldiğinde, otoparkta duran kargo aracını gördü; hemen aracın önünü kesti. “Sanırım buraya bir pasaport getirdiniz, ben alabilirim?” diye soran Banu, kargo görevlisinin “Özellikle belirtilmediği sürece cumartesi günü bölümlere posta getirmiyoruz; ben Çatı’ya yemek yemeye geldim” diyerek derdini anlatma çalışmalarına karşın, “Hayır! Olamaz! Verin pasaportu!” demeyi sürdürüyordu. Sonunda Banu’nun cazgırlığına dayanamayan görevli, “Tamam, ben bu konu ile ilgileneceğim” diyerek uzaklaştı; ama nihayet cumartesi saat 12.00 sularında pasaportu bölüme ulaştırdı. O an Banu her ne kadar “Oh be, bitti bu iş!” diye sevinse de, bir an durdu ve acı gerçeği fark etti: Baykal gidiyordu. Belki Baykal’ın kaçırdığı gözetmenlik, pembe form, doktora başvurusu gibi tüm koşuşturmacalar içinde Banu bu gerçekle hiç yüzleşmemişti. Baykal gidiyordu, kırmızı arabasına bindi, el salladı ve gitti. Banu bir kaç damla gözyaşını saklamaya çalışırken biliyordu. Artık bu bölüm eskisi gibi olmayacaktı ve geçen yıllar bunu kanıtladı. Zaten Banu da 324’ü boşaltarak başka odaya geçti. Bir 324 devri işte o gün kapandı.

Banu Lokman 06 - ??

Baykal'ın Blog Açılımı

“ ...trrrnnnnn diye telefon çaldı. Bu saatte beni kim arıyor olabilirdi ki? Hemen göz ucuyla günlük ajandama bir göz attım. Herhangi bir toplantım, bir görüşmem yok bu saatte. Arkadaşlarımdan iş telefonumu bilen çok insan da yok. Gün boyu süren kahkahalarımdan bıkmış olan yan kübikteki iş arkadaşım homurdanmaya başlamıştı ki artık telefonu açmam gerektiğini anladım. Merakla, yavaş yavaş ahizeye uzandim. Ahizeyi kulağıma getirdiğimde birden bir tebessüm kapladı yüzümü. Kravatımı biraz gevşettim. Koltuğuma keyifle yaşlandim. Ses çok uzaklardan gelmesine rağmen bir o kadar da yakındı. Bana hayatımın teklifini yaptı…”

Gönül isterdi ki böyle başlayım bu yazıya. Ama yok efendim henüz bir iş telefonum. Önemli toplantılarda parlak fikirlerimle ülkeleri, şirketleri kurtarmıyorum. Ofisime ilk girdiğimde ceketimi asmak yerine sırt çantamı asıyorum askıya. Kravat desen en son ne zaman taktığımı hatırlamıyorum. Arkadaşlarımın pek çoğundan uzaktayım. Bir kübik içinde çalışmıyorum, yan masadaki iş arkadaşım sağolsun kahkahalarımdan hiç rahatsız değil. Gün boyu şirketimizin mali durumunu konuşmak yerine üniversitemizin bütçe kesintilerinden bahsediyoruz işin ucunun bize dokunmasından korkarak. Biraz tez hocalarımızdan konuşuyoruz, biraz da bölüm içi gereksiz dedikodulara değiniyoruz. Zaman zaman derin bir nefes alıp bakışlarımı tavana çevirdiğimde o itibarlı büyük insan rolünden çıkıp neden böylesi küçük bir dünyayı seçtim diye düşünmeye başlıyorum. O esnada kravatımı gevşetmek için elimi uzatıyorum, orada olmadığını farkediyorum.

...ve bir gün gelen kutumda bir mail buluyorum. Okumak için açtığımda tatlı bir tebessüme bürünüyorum. Yazılanlar dünyanın bir ucundan öteki ucuna götürüyor beni. Gelen teklife hayır demem mümkün olmuyor. Daha yanıt yazarken gelecek projeleri düşlemeye başlıyorum. Böylelikle bu bloğun bir parçası oluyorum.

Bulunmayan kravat hikayesine dönecek olursak, ilk iş olarak “Ahh o büyükler” demek istiyorum. Büyükleri anlamak pek mümkün değildir. Onlara bir şey anlatmak da kolay değildir. “Onlara yeni tanıştığınız bir arkadaştan bahsetseniz, asla en önemli soruları sormazlar. Soracakları sorular ’Kaç yaşında? Kaç kardeşi var? Babaşı kaç lira kazanıyor?’ olacaktır”. Babamın daha okumayı yeni söktüğüm zamanlarda elime tutuşturduğu kitapta yazıyordu bunlar. Aynı kitap yıllar sonra IE 303 dersinde Erol Hoca tarafından elimize tutuşturulmuştu. İlk deneme çok bir anlam ifade etmese de ikincisinde biraz biraz kendimi bulmaya başlamıştım.

“Çalıştığın iş kaç para veriyor? Mesaiye kalıyor musun? Terfi edecek misin?” gibi “büyük”lerimden gelen sorulara boynu bükük cevaplar vermeme rağmen neden bu işi seçtiğime dair detaylı bir açıklama yapma gereği hissetmedim hiçbir zaman. Çok basit ve kısa bir şekilde mutluydum. “Neden, niye, ne kadar?” gibi sorulara mahal yoktu aklımda. Çok meraklı olup da “Neden?” diye ısrar eden bir büyüğüm olursa “Öğrencilere yardımcı olmaya çalışıyoruz; hocalara yardımcı olmaya çalışıyoruz; onlar da bize yardımcı oluyorlar.” şeklinde geçiştirici bir yanıt veriyordum. Ağzıma sakız ettiğim “yardım” kelimesi büyükler arasında epey şaşkınlıkla karşılanıyordu.

Zamanla IEAST’ı terkedip büyüklerimi mutlu edecek bir şekilde karşı kıtaya uçtuğumda önceki yardım yoğunluğunun boşluğunu fazlaca hisseder olmuştum. O sırada boş kağıtlara karaladığım hikayeler, denemeler de büyüklerimin nezdinde çok değerli ve anlamlı şeyler değildi. Onlara kalırsa zamanımı daha mantıklı şeylere harcamalıydım. Ne büyükler benim peşimi bırakıyordu, ne de ben vazgeçiyordum bu merakımdan. Bugüne kadar bu şekilde devam etti.

Bu sebeptendir ki bu teklife hayır demek aklımın ucundan geçmedi. Hem bir şeyler karalayacağız, hem de IEAST’tan konuşacağız. Büyüklerimin affına sığınarak şahsıma yapılabilecek bundan daha güzel bir teklif olamazdı diye düşünüyorum.

Yeni yazılarda görüşmek üzere...

Baykal 05-07



  Yazılarınızı, sorularınızı ve görüşlerinizi metuieast@gmail.com adresine bekliyoruz.
 
İşleyiş Belgesi     Yazı Kabulü    Yazım Kuralları
Copyright 2009 IEAST, Tüm hakları saklıdır.

Free Blog Counter