Bir 324 Hikayesi

2006 yılının sıcak bir ağustos günüydü. Banu önce tüm hevesiyle yeni taşındığı 324’ün tam alt katında olan Esra Karasakal’ın odasını tüm azmiyle açmaya çabalarken bir anda oda arkadaşı olan Baykal’ın kapıya astığı posteri hatırlayarak yanlış kapıda olduğunu anladı. O anda hızla arkasına bakmadan kaçarken, içeriden korkuyla “Kim o?” diye seslenen Esra Hoca’nın sesine duyarsız kalamayarak mahcup bir şekilde kendini anlatmaya çalıştı. “Neyse, olur böyle vakalar” diyerek Banu nihayet 324’e ulaşmıştı. Kapıyı açtı ve gözleri Baykal’ı aradı. Ama henüz bilmiyordu, Baykal’la aralarında neredeyse Arizona-Türkiye arasındaki kadar saat farkı vardı.

Derken saat 11 civarında Baykal “Naber?” diyerek odaya daldı. Her zamanki gibi enerjik olan 324 elemanı, bilgisayar başına oturarak “ekşi sözlük” denilen, cahil Banu’nun henüz tam olarak tanışma fırsatı bulamadığı sayfaya girdi. O ana kadar sessizlik bürümüş olan 324’ü bir anda Baykal’ın şen kahkahaları sardı. Banu her zamanki gibi merakla sordu: “Ne yazmışlar, ne yazmışlar?”. Sonra bir anda binanın 3. katını Baykal-Banu ikilisinin kahkahaları sardı. Banu o zaman anlamıştı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olamayacaktı.

Derken dönem başladı. Banu saat 9.00-16.30 arası mesai yaparken, Baykal arkadaşımız saat 11.00’de bölüme geliyordu. Biraz kendine geldikten ve birazcık Esinti Kafe semalarında rengarenk tişörtleri ile göründükten sonra saat 15.00 gibi işe koyuluyor, saat gece yarısını gösterdiğinde bölümden çıkıyordu. Odada hemen kapı girişinde oturan Banu tam bir sekreter edasıyla Baykal arkadaşımızı henüz tanımayıp sabah 10 sularında onu aramaya gelen herkese gerekli açıklamaları yapıyor, gerekli notları Baykal’a iletiyordu. Baykal geldiğinde ise, önce günün kritiğini yapılıyor, sonra Baykal “facebook”, “ekşi sözlük”, “last fm” gibi mevzuları Banu’nun seviyesine inerek ona anlatmaya çalışıyor, Banu çok yorulduğunda ise Baykal “Tamam, bugünlük bunlar yeter” diyerek tez çalışmalarına başlıyordu. Sonra 324’ün o meşhur beyaz tahtasında tez tartışmaları yapılıyor, her ikisi de birbirlerinin alakasız olan tez konularına rağmen tüm çabalarıyla birbirlerine destek olmaya çalışıyorlardı.

Günler geçiyor, Baykal’ın Amerika’ya doktoraya başvurma tarihleri geliyor, hatta geçiyordu. Bu konuya hemen el atması gerektiğini fark eden Banu bile aslında geç kalmıştı; birçok okulun son başvuru tarihi neredeyse geçmişti. Banu, yapılması gerekenler başlığı altında listeler hazırlıyor, başvuru belgelerine gizlice bakarak bir eksiklik var mı diye kontrol ediyordu. Baykal’ın tüm çabasına(!) rağmen Arizona’dan kabul mektubu geldiğinde Banu artık her şeyin bittiğini düşünüyordu, ama ne yazık ki yine yanılıyordu. Aslında her şey yeni başlıyordu.

Bir gün Baykal’ın Amerika’ya gitmesi için gerekli belgelerin neler olduğunu kontrol eden Banu, belgeler için istenen fotoğraflarda olması gereken özellikleri incelemeye başladı. Sonra tüm saflığıyla, Baykal’ın belgeler için hazırladığı fotoğrafın bu özelliklere sahip olup olmadığını kontrol etmek istedi. Banu, elindeki fotoğraf ve istenen fotoğraf arasındaki farkları bulmakta zorlanacağını düşünürken, aradaki benzerlikleri bulmanın daha zor olduğunu anladı. Örneğin, belgeler için istenen fotoğrafın arka fonunun beyaz olması gerekirken, Baykal’ın arka fonunun neredeyse siyah olması sadece küçük bir detaydı. Bunları fark eden Banu, yeni bir fotoğraf çektirmek için Baykal’ı en yakın fotoğrafçıya kendi elleriyle götürmesi gerektiğini anladı.

Tüm belgelerini tamamlayan Baykal, (tabii ki) olabilecek en geç zamanda vize görüşmesini yapmış, pasaportunun gelmesini bekliyordu. Günler geçiyor, Baykal’ın uçuş tarihi yaklaşıyor, ama vizeye dair hiçbir gelişme olmuyordu. Günlerden cumartesiydi ve pazartesi günü uçması gereken Baykal’ın pasaportu hala eline ulaşmamıştı. Bu nedenle o cumartesi tüm gün bölümde pasaportunu bekleyecek olan Baykal’a, Banu da eşlik etmek istedi. Banu çantasına Baykal için hazırladığı börekleri koyarak bölüme doğru yol almaya başladı. Bölüme geldiğinde, otoparkta duran kargo aracını gördü; hemen aracın önünü kesti. “Sanırım buraya bir pasaport getirdiniz, ben alabilirim?” diye soran Banu, kargo görevlisinin “Özellikle belirtilmediği sürece cumartesi günü bölümlere posta getirmiyoruz; ben Çatı’ya yemek yemeye geldim” diyerek derdini anlatma çalışmalarına karşın, “Hayır! Olamaz! Verin pasaportu!” demeyi sürdürüyordu. Sonunda Banu’nun cazgırlığına dayanamayan görevli, “Tamam, ben bu konu ile ilgileneceğim” diyerek uzaklaştı; ama nihayet cumartesi saat 12.00 sularında pasaportu bölüme ulaştırdı. O an Banu her ne kadar “Oh be, bitti bu iş!” diye sevinse de, bir an durdu ve acı gerçeği fark etti: Baykal gidiyordu. Belki Baykal’ın kaçırdığı gözetmenlik, pembe form, doktora başvurusu gibi tüm koşuşturmacalar içinde Banu bu gerçekle hiç yüzleşmemişti. Baykal gidiyordu, kırmızı arabasına bindi, el salladı ve gitti. Banu bir kaç damla gözyaşını saklamaya çalışırken biliyordu. Artık bu bölüm eskisi gibi olmayacaktı ve geçen yıllar bunu kanıtladı. Zaten Banu da 324’ü boşaltarak başka odaya geçti. Bir 324 devri işte o gün kapandı.

Banu Lokman 06 - ??

Baykal'ın Blog Açılımı

“ ...trrrnnnnn diye telefon çaldı. Bu saatte beni kim arıyor olabilirdi ki? Hemen göz ucuyla günlük ajandama bir göz attım. Herhangi bir toplantım, bir görüşmem yok bu saatte. Arkadaşlarımdan iş telefonumu bilen çok insan da yok. Gün boyu süren kahkahalarımdan bıkmış olan yan kübikteki iş arkadaşım homurdanmaya başlamıştı ki artık telefonu açmam gerektiğini anladım. Merakla, yavaş yavaş ahizeye uzandim. Ahizeyi kulağıma getirdiğimde birden bir tebessüm kapladı yüzümü. Kravatımı biraz gevşettim. Koltuğuma keyifle yaşlandim. Ses çok uzaklardan gelmesine rağmen bir o kadar da yakındı. Bana hayatımın teklifini yaptı…”

Gönül isterdi ki böyle başlayım bu yazıya. Ama yok efendim henüz bir iş telefonum. Önemli toplantılarda parlak fikirlerimle ülkeleri, şirketleri kurtarmıyorum. Ofisime ilk girdiğimde ceketimi asmak yerine sırt çantamı asıyorum askıya. Kravat desen en son ne zaman taktığımı hatırlamıyorum. Arkadaşlarımın pek çoğundan uzaktayım. Bir kübik içinde çalışmıyorum, yan masadaki iş arkadaşım sağolsun kahkahalarımdan hiç rahatsız değil. Gün boyu şirketimizin mali durumunu konuşmak yerine üniversitemizin bütçe kesintilerinden bahsediyoruz işin ucunun bize dokunmasından korkarak. Biraz tez hocalarımızdan konuşuyoruz, biraz da bölüm içi gereksiz dedikodulara değiniyoruz. Zaman zaman derin bir nefes alıp bakışlarımı tavana çevirdiğimde o itibarlı büyük insan rolünden çıkıp neden böylesi küçük bir dünyayı seçtim diye düşünmeye başlıyorum. O esnada kravatımı gevşetmek için elimi uzatıyorum, orada olmadığını farkediyorum.

...ve bir gün gelen kutumda bir mail buluyorum. Okumak için açtığımda tatlı bir tebessüme bürünüyorum. Yazılanlar dünyanın bir ucundan öteki ucuna götürüyor beni. Gelen teklife hayır demem mümkün olmuyor. Daha yanıt yazarken gelecek projeleri düşlemeye başlıyorum. Böylelikle bu bloğun bir parçası oluyorum.

Bulunmayan kravat hikayesine dönecek olursak, ilk iş olarak “Ahh o büyükler” demek istiyorum. Büyükleri anlamak pek mümkün değildir. Onlara bir şey anlatmak da kolay değildir. “Onlara yeni tanıştığınız bir arkadaştan bahsetseniz, asla en önemli soruları sormazlar. Soracakları sorular ’Kaç yaşında? Kaç kardeşi var? Babaşı kaç lira kazanıyor?’ olacaktır”. Babamın daha okumayı yeni söktüğüm zamanlarda elime tutuşturduğu kitapta yazıyordu bunlar. Aynı kitap yıllar sonra IE 303 dersinde Erol Hoca tarafından elimize tutuşturulmuştu. İlk deneme çok bir anlam ifade etmese de ikincisinde biraz biraz kendimi bulmaya başlamıştım.

“Çalıştığın iş kaç para veriyor? Mesaiye kalıyor musun? Terfi edecek misin?” gibi “büyük”lerimden gelen sorulara boynu bükük cevaplar vermeme rağmen neden bu işi seçtiğime dair detaylı bir açıklama yapma gereği hissetmedim hiçbir zaman. Çok basit ve kısa bir şekilde mutluydum. “Neden, niye, ne kadar?” gibi sorulara mahal yoktu aklımda. Çok meraklı olup da “Neden?” diye ısrar eden bir büyüğüm olursa “Öğrencilere yardımcı olmaya çalışıyoruz; hocalara yardımcı olmaya çalışıyoruz; onlar da bize yardımcı oluyorlar.” şeklinde geçiştirici bir yanıt veriyordum. Ağzıma sakız ettiğim “yardım” kelimesi büyükler arasında epey şaşkınlıkla karşılanıyordu.

Zamanla IEAST’ı terkedip büyüklerimi mutlu edecek bir şekilde karşı kıtaya uçtuğumda önceki yardım yoğunluğunun boşluğunu fazlaca hisseder olmuştum. O sırada boş kağıtlara karaladığım hikayeler, denemeler de büyüklerimin nezdinde çok değerli ve anlamlı şeyler değildi. Onlara kalırsa zamanımı daha mantıklı şeylere harcamalıydım. Ne büyükler benim peşimi bırakıyordu, ne de ben vazgeçiyordum bu merakımdan. Bugüne kadar bu şekilde devam etti.

Bu sebeptendir ki bu teklife hayır demek aklımın ucundan geçmedi. Hem bir şeyler karalayacağız, hem de IEAST’tan konuşacağız. Büyüklerimin affına sığınarak şahsıma yapılabilecek bundan daha güzel bir teklif olamazdı diye düşünüyorum.

Yeni yazılarda görüşmek üzere...

Baykal 05-07

Küresel ısınmanın yöresel etkisi

Yıllar önce, daha küresel ısınma denen kavramın hayatımızı yeni yeni etkilediği, halen Tuz Gölü’nün fiziki haritalarda yer işgal ettiği, Kızılırmak’ın Ankara musluklarına henüz ulaşmadığı günlerden birinde geçiyor hikayemiz. Ankara’da son bilmem kaç yılın en sıcak yazı yaşanıyor, günlerdir ne bir yaprak kımıldıyor ne de bir damla yağmur düşüyordu. İnsanlar hava raporlarında üç büyük şehrimizin hava sıcaklıklarından daha çok baraj seviyelerine ilgi gösteriyor, belediye başkanımız mesaisinin büyük bir bölümünü yağmur duası ederek geçiriyordu. Anlaşılan oydu ki şu küresel ısınma denen şey ne hikmetse gelip yalnız ve güzel ülkemizi vurmuştu.

Yerleşkemizin akademisyeni, öğrencisi, personeli olayları endişeli gözlerle takip ederken, yerleşkemizin diğer sahiplerinde alışanın dışında hareketlemeler gözleniyordu. Köpekler ODTÜkent yolunda öğrenci kovalama mesailerini bırakmış, günlerinin çoğunu bölümümüzün gölgeli kısımlarında uyuklayarak geçirirken, tilkiler minibüs seferlerini geceleri 12’den sonra devam ettirircesine yolları benimsiyor, ekşi sözlükte bile kendilerinden bahsettiriyorlardı. Bunlar olurken bölümümüzün 3. katı da güvercinler tarafından sahipleniliyordu. Kendileri 3. katın açık camlarıyla balkon arasında volta atmaya başlıyor, kapısı açık oturan insanların ilk anlarda çok şaşkın tepkiler vermelerine sebep olyorlardı. Kısa bir zaman sonra onlar da bizlerden birileri haline geliyor 3. katta geçiş hakları kendilerine veriliyordu. Bölümümüzün mudavimlerinden Metin Hoca’nın kedisi Cengiz ise bütün bu olaylar karşısında sessizliğini bozmuyor, alışıldık aldırmaz tavırlar devam ediyordu.

Okulumuz ve bölümümüz böylesi tuhaf bir doğal dengeye alışıyorken, kimse doğanın yeni sürprizleri konusunda konusunda en ufak bir fikir sahibi değildi. Fakat yerleşkemizin o diğer sahiplerindeki hareketlenme sona ermemişti. Mühendislerin “kütlenin korunumu kanunu”, iktisatçıların “arz-talep dengesi” dedikleri çok basit bir su/yemek denklemi yüzünden bölüm olarak başımıza gelenlere bir bakalım neler göreceğiz.

Oldukça sıcak bir günün ardından akşamı geceye bağlayan yarı karanlık saatlerde iki adet çalışkan asistanımız çeşitli işlerini bitirmek adına 3. katın nöbetini devralmışlardı. Mustafa Baydoğan, kodunu çalıştırabilmenin mutluluğuyla odasının kapısını kapatmadan Tülin İnkaya’nın odasına uğramış günün çeşitli gelişmelerini kapıya yaşlanarak masasında oturan Tülin’e anlatıyordu ki, tam o sırada hiç beklenmedik bir şekilde hışımla odaya bir şey girdi! İçeriye giren şeyin ne olduğu bir saniye bile geçmeden tüm koridora duyrulmuştu: “fareeee!!!” Asistanlarımız hemen odayı terkettiler. O an saniyesi saniyesine olanlar tam olarak bilinmemekle beraber bazı öğrencilerden alınan duyumlara göre asistanlarımız koridordaki cam kenarlarındaki ahşap kısımların üstüne çıkıp bir süre bekledikten sonra hızla bölümü terketmişlerdir.

Koridorlara yayılan haber ertesi gün asistanların ağzına sakız gibi yapışmıştı. Mustafa bölüme gelen herkese haberi saniyesinde iletirken, Tülin sessizliğini tedirgin bakışlarıyla destekliyor, IEAST’ın çalışkan insanı gecelerin nasıl geçeceğini düşünüyordu. Diğer taraftan, asistanlar farenin şu an nerede olabileceğini tartışıyor, o anda korktukları o ufacık hayvanın beş on metre uzağında bulunuyor olma ihtimali karşısında büyük tedirginlik içine giriyorlardı. “Nerden girdi? Nasıl geldi? Niye geldi?” derken her lafa kulp takma meraklısı Baykal Hafızoğlu “Korkmayın arkadaşlar, geldiği gibi gidecektir.” diyerek sırıtıyordu.

Fare, Baykal’ın esprisini yalanlarcasına ortalığı altüst ediyordu o gece. Ertesi gün bölüme gelen her asistan için ayrı birer sürpriz vardı. İbrahim Karahan, Nihan Görmez’in odasındaki abur cuburların bir miktar tadına bakılmış, bir önceki gün çöpe atılan bir zeytin çekirdeği aynı odada bir çekmeceye yerleştirilmişti. Banu Lokman ağlamaklı bir simayla oda arkadaşı Baykal’a çekmecelerindeki fare pisliğini gösteriyordu. Mustafa’nın çekirdek cenneti odasında da benzer görüntülere rastlamak mümkündu. O gün bölüme gelip odasındaki çikolatalı gofretinin bir kısmının kemirildiğini gören Bora Kat ise farenin büyüklüğü konusunda asistanlar arasında bahis açmak için bilgisayarına doğru yöneliyordu. Bir önceki gün üstüne espri yapılan bu olay o gün ciddiyet kazanmış, adeta herkesin yüzünden düşen bin parçaydı. Artık asistanlarımız farenin büyüklüğünü, hatta sayısını tartışıyorlardı. Kapıların altını geçiş yolu olarak kullanma ihtimali en yüksek olasılık gibi gözüküyordu. Bu varsayım ışığında yapılan tahminler küçük çocukların “beni ne kadar seviyorsun?” sorusuna verdiği cevaba benzer şekilde ellerin birbirine karşı paralel olarak açılmasından ibaretti. Güne noktayı ise Mustafa Baydoğan koyuyordu. Durumdan duyduğu rahatsızlığı yıllarca unutulmayacak sözleriyle özetliyordu: “Ben öyle fare ayağımın altında dolaşsın istemem!”

Ertesi günün sürprizi fareden değil Necdet Albayrak’tan geliyordu. Üst katların haberleri artık alt katlara da ulaşmış ve hemen bir “fareyle mücadele ve infilak” ekibi kurulmuştu. Yapılan ilk çalışma da amaca uygun olarak fareyi durduracak zehirli yemlerin çeşitli odalara yerleştirilmesinden oluşuyordu. Fare alışıldık hareketlerine o gün de devam ederken beklenmedik bir olaya daha tanıklık ediliyordu. Fare Erol Hoca’nin odasına girip kahve çekirdeklerine de el atmıştı. IEAST ekibi olarak hepimizi derinden sarsan o soruyla karşı kaşıya kalıyorduk: “Acaba bir daha 3. katta o mis gibi kahve kokusunu duyamayacak miydik?” Bu olayın da etkisiyle 3. katta tamamen bir seferberlik ilan edilmişti. Hocalarla IEAST tam bir işbirliği içinde “her odaya bir fare kapanı” kampanyası başlatmıştı. Fare kapanı denen şeyler oda içinde kapı önüne konulan büyükçe karton parçaları ve üstlerine dökülen çeşitli güçlü yapıştırıcalardan ibaretti. Bazıları üstlerine dökülen yemlerle destekleniyordu. Gün bitimine kadar kapılara yapıştırılan toplam “Dikkat fare kapanı var!” yazısı sayısı McDonalds kapanmadan önce kampüsteki toplam “Yankee go home!” yazısı sayısına ulaşmıştı. Bunun yanında, herkes odalarındaki çerez, ve abur cubur envanterini sıfırlamıştı. Böylelikle kapanlar ve zehirli yemler sayesinde bölüm insanları ertesi güne daha bir umutlu bakıyor; kafalarında “Acaba yakalanacak mı?” sorularıyla evlerine dönüyorlardı.


Birkaç gün boyunca daha fare yakalanamadı. Kendisi birkaç zayıf tuzaktan izlerini bırakarak kurtulmayı başarmıs, bir kaç odadaki zehirli yemleri yemiş ve hala yakayı ele vermemişti. Farklı olarak 2. kattaki bazı odalara da el atmış, yaşam alanını biraz daha genişletmişti. Saatler, dakikalar geçtikçe bölüm insanları dikkatini konuya daha da veriyor, muhabbetlerin büyük bir kısmı o konuda dönüyordu. Artık pek çok insan farelerin neler yemekten hoşlandığını, ne kadar yaşadıklarını, hamilelik sürelerinin ne kadar olduğunu öğrenmişti. Durumu abartıp bazı asistanlar farenin her gün uğradığı odalara bakarak ertesi gün uğrayacağı odaları Markov Chain modelleriyle tahmin etmeye çalışıyor, daha yeni Heuristic Search dersi almış asistanlarsa “ant colony”lere rakip fareyle ilintili metaheuristicler yaratmaya çalışıyorlardı. Artık hava kararınca bölümde hayat duruyor, ne bir ses duyuluyor, ne de bir ışık görülüyordu. Mustafa hava yatağını kemirilecek korkusuyla eve götürmüş, Baykal müziklerinin sesini tamamen kısmış, Tülin okunacak tüm caselerini yurda taşımıs, Bora ise iş çıkışı bölüme uğramaz olmuştu.

Ve bir Pazar günü öğleden sonra Baykal, Pelin Hoca’nın odasında gündelik farevi muhabbetlerini yapmaktayken, siyah tişörtüyle Mustafa kapıda beliriyordu. Kendisi girer girmez “Durun şu elimdekileri bırakayım size kahve yapıcam!” diye hevesli bir şekilde odasına yöneliyordu. Baykal muhtemelen kirli olan kupasını yıkamak için tam odadan ayrılıyordu ki koridorlar aynı kelimeyle bir kere daha yankılanıyordu: “fareeeee!!” Nefes nefese Pelin Hoca’nın odasına koşturan Mustafa gözleri faltaşı kadar açılmış bir şekilde manzarayı tasvir ediyordu. Söylediklerine göre fare odasındaki özenle kurulan fare kapanında yakalanmıştı. Odadaki herkes “bir sonraki adımı kim atacak?” konulu bir sessizlik içinde korkulu gözlerle birbirlerine bakıyorlardı. Baykal bu duruma son vermek istercesine Mustafa’dan odasının anahtarını istedi. Gördüğü şeyler Mustafa’nın anlattıklarını doğrular nitelikteydi. Çılgın misafirimiz yakalanmış ve de son nefesini vermekteydi.

Atılacak son adım konusunda kimse hevesli değildi ki tam o sırada bölümümüze uğrayan iki öğrenci yardıma yetişiyordu. Burak Oğuz ve Özge Narin kapanın ve farenin ortadan kaldırılıp bir çöp torbasına konmasında yardımcı oldular. Baykal da bu torbayı alıp uzaktaki bir çöp bidonuna attı. Kendisi bölüme dönerken gülümsüyor ve içinden “geldikleri gibi giderler” diye mırıldanıyordu.

Ertesi gün tüm bölüm halkının yüzüne birer parça tebessüm yerleşmişti. “Birden fazla fare” senaryosu hala bazı kişileri korkuturken birkaç gün sonra yanlışlığı ispatlanarak fare kapanlarıyla beraber çöpe gidecekti. Birkaç gün içinde bölüm içinde ve civar çöp kutularında kayda değer karton artışı gözleniyordu. “Dikkat fare kapanı var!” yazıları da 3. kattaki kağıt çöplüğünü doldurmuştu. Fareyi bir saniyeden fazla görmüş tek bölüm insanı Baykal farenin büyüklüğü konusunda meraklı insanlara brifing veriyordu. Mustafa “Yok ya ben bir daha uyumam bölümde” derken, Tülin iç rahatlığıyla okunacak caselerini masasındaki okunacak quizlerin üstüne koyuyordu. Banu çekmece kaplamalarında farklı tasarımlar deniyor, Bora da artık geceleri vişneli brownisiyle bölüme girerken görülüyordu. Erol Hoca’nın odasından tekrar buram buram kahve kokusu sızıyordu. Bölüm tekrar eski havasını yakalıyor, gecenin karanlığında arkadaki yoldan geçen tilkiler bölümümüzün ışığını görüp selam duruyorlardı.

Tüm bu gelişmelere rağmen bölüm halkı ufak da olsa bir tereddüt içindeydi. Hiçbir şey ters gitmemesine rağmen sanki bir şeyler eksik olmuş, sanki o fare çıkıp gelecek tekrar bölümümüzde terör estirecekti. Kimse bu hissiyatın sebebine bir anlam veremiyordu. Farenin yakalandığı gün yaşananlar herkes tarafından duyulmasına rağmen, sanki daha yetkili bir yerden daha yetkili bir açıklama gerekiyordu. Derken bir sabah bilgisayarlarını açan herkes gelen kutusunda bir mail buldu. Artık herkes huzura ermiş, kimsenin aklında en ufak bir şüphe kalmamıştı. Mailin subject kısmında şu yazıyordu: “fare hk."

Baykal 05-07

Başlamak Bitirmenin Kaçta Kaçı?

Tecrübelilerdi onlar; yıllarca bizi yüreklendirdiler. “Başlamak bitirmenin yarısıdır”, “Hele bir başla, gerisi kendiliğinden gelir” dediler. Bize bunları derlerken kendi aralarında fısıldaştıklarını görürdüm hep. O fısıldamaları duymaya çalışırken anlamadıklarımı şimdi anlamaya başlıyorum yavaş yavaş. “Her son, bir başlangıçtır aslında” derlermiş birbirlerinin kulaklarına, ve bizi kandırırlarmış. Yani her son, her başlangıç kadar zormuş. Bunu derinden anlamak için en az dört yıl ODTÜ’de okumak gerek şartmış. Yeter şartların neler olabileceğini söylemeye ise benim ne tecrübem, ne de kalemim yetermiş.

ODTÜ Endüstri Mühendisliği’ndeki lisans eğitimim bitmek üzereyken, kafamdaki sorular birbirinin seslerini bastırmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Karar ağacındaki dallar saymakla bitmiyordu. Hangi şirket, hangi sektör, hangi şehir, hatta hangi ülke ulaştıracaktı beni sallanan sandalyede oturan 70 yaşındaki genç kız hayallerime? Zaten karışık olan kafamı biraz daha karıştırsınlar diye bu konuda fikir verebilecek herkesle konuşmaya çalışırken, bir gün çok sevdiğim ve saygı duyduğum bir insan “Denemeden gitme” dedi. “Akademik dünyanın nasıl bir şey olduğunu görmeden başka dünyalara gitme” . Bu cümle hayatımı o kadar güzel bir yere getirdi ki, her gün bu cümlenin sahibine bölümün kordidorunda rastlayıp ağzım kulaklarımda gülümseyerek, sayesinde ne kadar mutlu olduğumu göstererek ödemeye çalışıyorum borcumu.

ODTÜ EM’deki asistanlığının ilk bir yılını geride bırakmış olan, “çıtır”lığından sıyrılmış bir araştırma görevlisiyim şimdi. Genel olarak mutlu olma eğilimli bir insan olmamın da etkisi vardır belki ama, sadece asistanlık hayatımın değil, kendi ömr-ü hayatımın da en çok mutlu olduğum bir yılını geride bıraktığımı hissediyorum. Hem bu hislerimi hem de benim gibi düşünen diğer arkadaşlarımın hislerini yanıma alıyorum, hepimizin geçtiği bu yollarla ilgili bir kaç kelam etme hakkını – affınıza sığınarak – kendimde görüyorum.

Asistanlık kavramı, bir asistanın iletişimde olduğu birimlere tam olarak “asist” etmesini içeriyor. Araştırma yaptığımız için kendimize yardım ediyor, kendimizi geliştirmeye çalışıyoruz. Hocalarla birlikte çalıştığımız için onların işlerini kolaylaştırmaya ve onlara yardım etmeye çalışıyoruz. Tabi bir de öğrenciler... Elimizdeki her türlü kaynağı kullanarak da öğrencilere yardım etmeye çalışıyoruz. Ana olarak üç boyutu olduğunu düşündüğüm bu yardım etme işini, herkes kendine has üslubuyla yapıyor. Bu üsluplar birbirinin içine geçiyor ve olabildiğince güçlü bir uyum yakalanmaya çalışıyor bölümün koridorlarında. Herkesin işini farklı şekilde yapması ve başka başka yeteneklerinin olması bu uyumu azaltmak yerine daha da çok kuvvetlendiriyor.

Yaptığımız işin kendine has bir hareketliliği var. Uzun vadede hareketli bir yapımız var; çünkü her yıl birileri yeni sulara yelken açmak için bölümümüzün koridorlarından ayrılıyor, ve yerlerine yeni mezunlar yerleşiyor, yapılan işlere taze kan geliyor. Kısa vadedeki hareketliliğimiz ise zamanımızın büyük bir kısmını bölümde geçirmemizden kaynaklanıyor. Sadece haftaiçi ve mesai saatleri içinde çalışmıyoruz; bazı gecelerde sabaha karşı, bazı pazarları kahvaltı sonrası kendimizi bölümdeki odamızda buluyoruz. Zamanında lisans öğrencisiyken, yani gecenin 3’ünde bölüm labaratuvarlarında proje yetiştirmeye çalışırken odalarının ışıklarını açık gördüğümüz ve bizimle kahvelerini paylaşan asistanlarımızdan ne gördüysek, biz de aynısını uygulamaya çalışıyoruz.

Yazmaya başlayınca, bazen söylenmek istenenler bitmiyor. İçimden diyorum ki, “Ben sadece ilk yılımı geride bıraktım ve yaşadığımız bu ortamla ilgili paylaşmak istediğim onca şey var; kim bilir burada yıllarını geçirmiş insanların, yıllar önce ODTÜ EM’yi bugünkü haline getirmiş insanların söyleyecekleri neler vardır...” Eğer içimdeki ses haklıysa, sizden gelecek anı, fikir ve tecrübe dolu yazıları heyecanla okuyacağız. Sadece güzel hislerle ve mutlu hikayelerle dolu yazılarınızı beklemek yetmez biliyorum; asistanlığın sıkıntıları, bürokrasinin önümüze koyduğu engeller ve endüstri mühendisliğinin geleceğine dair soru işaretleri hakkındaki yazılarınızı da hepimizin keyifle okuyacağından eminim.

Altında toplanmaya çalıştığımız bu çatıyı her geçen gün daha güzel bir hale getirebilmek dileğiyle...

Büşra Atamer 08 - ?

Editörlerden

Hayata, akademiye ve ODTÜ’ye aynı binanın farklı pencerelerinden bakan insanların hikayelerini herkesle paylaşacakları yeni bir durağın açılışının heyecanındayız: http://metu-ieast.blogspot.com/ . Yolu ODTÜ Endüstri Mühendisliği Bölümü’nde asistanlık yapmaktan geçmiş ya da bu yolun güzelliğini paylaşmış olan herkesle açılış heyecanımızı yaşamanın sevinci içerisindeyiz.

Eskisiyle yenisiyle bu kadar asistan neden burada toplandık derseniz, bir kaç gerçek hayat örneği vererek açıklamaya çalışalım bunu size. Giriş kapısında toplandığımız zamanları düşünün; öğle yemeğine sosyal binaya ya da yemekhaneye doğru yol alıyoruz. Birazdan son gözetmenliklerden, biraz önce çıkılan recitation’dan, objection’a gelen öğrencilerden bahsedeceğiz. Tabi arada güncel konulardan, sinemadan, edebiyattan, asistanlık tecrübelerimizden, anılarımızdan da konuşacağız. Bu işi quiz öncesi soruları almak için bir odada toplanan, gerekli talimatları dinleyen bir grup asistan ciddiyetinde yapacağız. Sınıfımıza doğru yol alırken “Hocam sorular zor mu?” diye soran öğrencilere gülümseyerek yanıt vereceğiz.

Temel olarak hedefimiz, özelden genele doğru IEAST, bölüm, okul diye başlayan ve dünya meselelerine kadar giden geniş bir kapsamda, bölümümüzde bir dönem asistanlık yapmış insanların fikirlerini paylaştığı bir ortam oluşturmak. Bu ortamın yapısının, ne forum biçiminde sadece bilgilendirme amaçlı kısa soru-cevaplara odaklanmış olmasını istedik; ne de listEM gibi yeni konu ve haberlerin en kısa yoldan paylaşıldığı bir mail grubu olmasını. Ortak fikrimiz ve amacımız, siz değerli yazarların tartışmak istediği konuyu ya da paylaşmak istediği anıyı, kendi beğeni ölçüleri içinde “okunabilir” kabul edip düz bir yazı şeklinde blogumuzda paylaştığı ve bu yazıların blogumuzun siz değerli ziyaretçilerinin yorumlarıyla beslendiği bir paylaşım ortamı yaratmak. Bundan dolayı, bu paylaşım ortamı için ortak fikrimizle en çok örtüşen yapıyı,“blog”u tercih ettik.

Yazılarda herhangi bir tür (anı, deneme, eleştiri vb) kısıtlaması olmamasının yanında, kalite ölçütünün sadece yazarların kendi beğeni ölçütlerine bıraktığımızı belirtmek istiyoruz. Yazılarınızı heyecanla metuieast@gmail.com adresine bekliyoruz.

Büşra 08 - ?
Baykal 05 - 07


  Yazılarınızı, sorularınızı ve görüşlerinizi metuieast@gmail.com adresine bekliyoruz.
 
İşleyiş Belgesi     Yazı Kabulü    Yazım Kuralları
Copyright 2009 IEAST, Tüm hakları saklıdır.

Free Blog Counter