“ ...trrrnnnnn diye telefon çaldı. Bu saatte beni kim arıyor olabilirdi ki? Hemen göz ucuyla günlük ajandama bir göz attım. Herhangi bir toplantım, bir görüşmem yok bu saatte. Arkadaşlarımdan iş telefonumu bilen çok insan da yok. Gün boyu süren kahkahalarımdan bıkmış olan yan kübikteki iş arkadaşım homurdanmaya başlamıştı ki artık telefonu açmam gerektiğini anladım. Merakla, yavaş yavaş ahizeye uzandim. Ahizeyi kulağıma getirdiğimde birden bir tebessüm kapladı yüzümü. Kravatımı biraz gevşettim. Koltuğuma keyifle yaşlandim. Ses çok uzaklardan gelmesine rağmen bir o kadar da yakındı. Bana hayatımın teklifini yaptı…”
Gönül isterdi ki böyle başlayım bu yazıya. Ama yok efendim henüz bir iş telefonum. Önemli toplantılarda parlak fikirlerimle ülkeleri, şirketleri kurtarmıyorum. Ofisime ilk girdiğimde ceketimi asmak yerine sırt çantamı asıyorum askıya. Kravat desen en son ne zaman taktığımı hatırlamıyorum. Arkadaşlarımın pek çoğundan uzaktayım. Bir kübik içinde çalışmıyorum, yan masadaki iş arkadaşım sağolsun kahkahalarımdan hiç rahatsız değil. Gün boyu şirketimizin mali durumunu konuşmak yerine üniversitemizin bütçe kesintilerinden bahsediyoruz işin ucunun bize dokunmasından korkarak. Biraz tez hocalarımızdan konuşuyoruz, biraz da bölüm içi gereksiz dedikodulara değiniyoruz. Zaman zaman derin bir nefes alıp bakışlarımı tavana çevirdiğimde o itibarlı büyük insan rolünden çıkıp neden böylesi küçük bir dünyayı seçtim diye düşünmeye başlıyorum. O esnada kravatımı gevşetmek için elimi uzatıyorum, orada olmadığını farkediyorum.
...ve bir gün gelen kutumda bir mail buluyorum. Okumak için açtığımda tatlı bir tebessüme bürünüyorum. Yazılanlar dünyanın bir ucundan öteki ucuna götürüyor beni. Gelen teklife hayır demem mümkün olmuyor. Daha yanıt yazarken gelecek projeleri düşlemeye başlıyorum. Böylelikle bu bloğun bir parçası oluyorum.
Bulunmayan kravat hikayesine dönecek olursak, ilk iş olarak “Ahh o büyükler” demek istiyorum. Büyükleri anlamak pek mümkün değildir. Onlara bir şey anlatmak da kolay değildir. “Onlara yeni tanıştığınız bir arkadaştan bahsetseniz, asla en önemli soruları sormazlar. Soracakları sorular ’Kaç yaşında? Kaç kardeşi var? Babaşı kaç lira kazanıyor?’ olacaktır”. Babamın daha okumayı yeni söktüğüm zamanlarda elime tutuşturduğu kitapta yazıyordu bunlar. Aynı kitap yıllar sonra IE 303 dersinde Erol Hoca tarafından elimize tutuşturulmuştu. İlk deneme çok bir anlam ifade etmese de ikincisinde biraz biraz kendimi bulmaya başlamıştım.
“Çalıştığın iş kaç para veriyor? Mesaiye kalıyor musun? Terfi edecek misin?” gibi “büyük”lerimden gelen sorulara boynu bükük cevaplar vermeme rağmen neden bu işi seçtiğime dair detaylı bir açıklama yapma gereği hissetmedim hiçbir zaman. Çok basit ve kısa bir şekilde mutluydum. “Neden, niye, ne kadar?” gibi sorulara mahal yoktu aklımda. Çok meraklı olup da “Neden?” diye ısrar eden bir büyüğüm olursa “Öğrencilere yardımcı olmaya çalışıyoruz; hocalara yardımcı olmaya çalışıyoruz; onlar da bize yardımcı oluyorlar.” şeklinde geçiştirici bir yanıt veriyordum. Ağzıma sakız ettiğim “yardım” kelimesi büyükler arasında epey şaşkınlıkla karşılanıyordu.
Zamanla IEAST’ı terkedip büyüklerimi mutlu edecek bir şekilde karşı kıtaya uçtuğumda önceki yardım yoğunluğunun boşluğunu fazlaca hisseder olmuştum. O sırada boş kağıtlara karaladığım hikayeler, denemeler de büyüklerimin nezdinde çok değerli ve anlamlı şeyler değildi. Onlara kalırsa zamanımı daha mantıklı şeylere harcamalıydım. Ne büyükler benim peşimi bırakıyordu, ne de ben vazgeçiyordum bu merakımdan. Bugüne kadar bu şekilde devam etti.
Bu sebeptendir ki bu teklife hayır demek aklımın ucundan geçmedi. Hem bir şeyler karalayacağız, hem de IEAST’tan konuşacağız. Büyüklerimin affına sığınarak şahsıma yapılabilecek bundan daha güzel bir teklif olamazdı diye düşünüyorum.
Yeni yazılarda görüşmek üzere...
Baykal 05-07
0 Yorumlar:
Yorum Gönder