Küresel ısınmanın yöresel etkisi

Yıllar önce, daha küresel ısınma denen kavramın hayatımızı yeni yeni etkilediği, halen Tuz Gölü’nün fiziki haritalarda yer işgal ettiği, Kızılırmak’ın Ankara musluklarına henüz ulaşmadığı günlerden birinde geçiyor hikayemiz. Ankara’da son bilmem kaç yılın en sıcak yazı yaşanıyor, günlerdir ne bir yaprak kımıldıyor ne de bir damla yağmur düşüyordu. İnsanlar hava raporlarında üç büyük şehrimizin hava sıcaklıklarından daha çok baraj seviyelerine ilgi gösteriyor, belediye başkanımız mesaisinin büyük bir bölümünü yağmur duası ederek geçiriyordu. Anlaşılan oydu ki şu küresel ısınma denen şey ne hikmetse gelip yalnız ve güzel ülkemizi vurmuştu.

Yerleşkemizin akademisyeni, öğrencisi, personeli olayları endişeli gözlerle takip ederken, yerleşkemizin diğer sahiplerinde alışanın dışında hareketlemeler gözleniyordu. Köpekler ODTÜkent yolunda öğrenci kovalama mesailerini bırakmış, günlerinin çoğunu bölümümüzün gölgeli kısımlarında uyuklayarak geçirirken, tilkiler minibüs seferlerini geceleri 12’den sonra devam ettirircesine yolları benimsiyor, ekşi sözlükte bile kendilerinden bahsettiriyorlardı. Bunlar olurken bölümümüzün 3. katı da güvercinler tarafından sahipleniliyordu. Kendileri 3. katın açık camlarıyla balkon arasında volta atmaya başlıyor, kapısı açık oturan insanların ilk anlarda çok şaşkın tepkiler vermelerine sebep olyorlardı. Kısa bir zaman sonra onlar da bizlerden birileri haline geliyor 3. katta geçiş hakları kendilerine veriliyordu. Bölümümüzün mudavimlerinden Metin Hoca’nın kedisi Cengiz ise bütün bu olaylar karşısında sessizliğini bozmuyor, alışıldık aldırmaz tavırlar devam ediyordu.

Okulumuz ve bölümümüz böylesi tuhaf bir doğal dengeye alışıyorken, kimse doğanın yeni sürprizleri konusunda konusunda en ufak bir fikir sahibi değildi. Fakat yerleşkemizin o diğer sahiplerindeki hareketlenme sona ermemişti. Mühendislerin “kütlenin korunumu kanunu”, iktisatçıların “arz-talep dengesi” dedikleri çok basit bir su/yemek denklemi yüzünden bölüm olarak başımıza gelenlere bir bakalım neler göreceğiz.

Oldukça sıcak bir günün ardından akşamı geceye bağlayan yarı karanlık saatlerde iki adet çalışkan asistanımız çeşitli işlerini bitirmek adına 3. katın nöbetini devralmışlardı. Mustafa Baydoğan, kodunu çalıştırabilmenin mutluluğuyla odasının kapısını kapatmadan Tülin İnkaya’nın odasına uğramış günün çeşitli gelişmelerini kapıya yaşlanarak masasında oturan Tülin’e anlatıyordu ki, tam o sırada hiç beklenmedik bir şekilde hışımla odaya bir şey girdi! İçeriye giren şeyin ne olduğu bir saniye bile geçmeden tüm koridora duyrulmuştu: “fareeee!!!” Asistanlarımız hemen odayı terkettiler. O an saniyesi saniyesine olanlar tam olarak bilinmemekle beraber bazı öğrencilerden alınan duyumlara göre asistanlarımız koridordaki cam kenarlarındaki ahşap kısımların üstüne çıkıp bir süre bekledikten sonra hızla bölümü terketmişlerdir.

Koridorlara yayılan haber ertesi gün asistanların ağzına sakız gibi yapışmıştı. Mustafa bölüme gelen herkese haberi saniyesinde iletirken, Tülin sessizliğini tedirgin bakışlarıyla destekliyor, IEAST’ın çalışkan insanı gecelerin nasıl geçeceğini düşünüyordu. Diğer taraftan, asistanlar farenin şu an nerede olabileceğini tartışıyor, o anda korktukları o ufacık hayvanın beş on metre uzağında bulunuyor olma ihtimali karşısında büyük tedirginlik içine giriyorlardı. “Nerden girdi? Nasıl geldi? Niye geldi?” derken her lafa kulp takma meraklısı Baykal Hafızoğlu “Korkmayın arkadaşlar, geldiği gibi gidecektir.” diyerek sırıtıyordu.

Fare, Baykal’ın esprisini yalanlarcasına ortalığı altüst ediyordu o gece. Ertesi gün bölüme gelen her asistan için ayrı birer sürpriz vardı. İbrahim Karahan, Nihan Görmez’in odasındaki abur cuburların bir miktar tadına bakılmış, bir önceki gün çöpe atılan bir zeytin çekirdeği aynı odada bir çekmeceye yerleştirilmişti. Banu Lokman ağlamaklı bir simayla oda arkadaşı Baykal’a çekmecelerindeki fare pisliğini gösteriyordu. Mustafa’nın çekirdek cenneti odasında da benzer görüntülere rastlamak mümkündu. O gün bölüme gelip odasındaki çikolatalı gofretinin bir kısmının kemirildiğini gören Bora Kat ise farenin büyüklüğü konusunda asistanlar arasında bahis açmak için bilgisayarına doğru yöneliyordu. Bir önceki gün üstüne espri yapılan bu olay o gün ciddiyet kazanmış, adeta herkesin yüzünden düşen bin parçaydı. Artık asistanlarımız farenin büyüklüğünü, hatta sayısını tartışıyorlardı. Kapıların altını geçiş yolu olarak kullanma ihtimali en yüksek olasılık gibi gözüküyordu. Bu varsayım ışığında yapılan tahminler küçük çocukların “beni ne kadar seviyorsun?” sorusuna verdiği cevaba benzer şekilde ellerin birbirine karşı paralel olarak açılmasından ibaretti. Güne noktayı ise Mustafa Baydoğan koyuyordu. Durumdan duyduğu rahatsızlığı yıllarca unutulmayacak sözleriyle özetliyordu: “Ben öyle fare ayağımın altında dolaşsın istemem!”

Ertesi günün sürprizi fareden değil Necdet Albayrak’tan geliyordu. Üst katların haberleri artık alt katlara da ulaşmış ve hemen bir “fareyle mücadele ve infilak” ekibi kurulmuştu. Yapılan ilk çalışma da amaca uygun olarak fareyi durduracak zehirli yemlerin çeşitli odalara yerleştirilmesinden oluşuyordu. Fare alışıldık hareketlerine o gün de devam ederken beklenmedik bir olaya daha tanıklık ediliyordu. Fare Erol Hoca’nin odasına girip kahve çekirdeklerine de el atmıştı. IEAST ekibi olarak hepimizi derinden sarsan o soruyla karşı kaşıya kalıyorduk: “Acaba bir daha 3. katta o mis gibi kahve kokusunu duyamayacak miydik?” Bu olayın da etkisiyle 3. katta tamamen bir seferberlik ilan edilmişti. Hocalarla IEAST tam bir işbirliği içinde “her odaya bir fare kapanı” kampanyası başlatmıştı. Fare kapanı denen şeyler oda içinde kapı önüne konulan büyükçe karton parçaları ve üstlerine dökülen çeşitli güçlü yapıştırıcalardan ibaretti. Bazıları üstlerine dökülen yemlerle destekleniyordu. Gün bitimine kadar kapılara yapıştırılan toplam “Dikkat fare kapanı var!” yazısı sayısı McDonalds kapanmadan önce kampüsteki toplam “Yankee go home!” yazısı sayısına ulaşmıştı. Bunun yanında, herkes odalarındaki çerez, ve abur cubur envanterini sıfırlamıştı. Böylelikle kapanlar ve zehirli yemler sayesinde bölüm insanları ertesi güne daha bir umutlu bakıyor; kafalarında “Acaba yakalanacak mı?” sorularıyla evlerine dönüyorlardı.


Birkaç gün boyunca daha fare yakalanamadı. Kendisi birkaç zayıf tuzaktan izlerini bırakarak kurtulmayı başarmıs, bir kaç odadaki zehirli yemleri yemiş ve hala yakayı ele vermemişti. Farklı olarak 2. kattaki bazı odalara da el atmış, yaşam alanını biraz daha genişletmişti. Saatler, dakikalar geçtikçe bölüm insanları dikkatini konuya daha da veriyor, muhabbetlerin büyük bir kısmı o konuda dönüyordu. Artık pek çok insan farelerin neler yemekten hoşlandığını, ne kadar yaşadıklarını, hamilelik sürelerinin ne kadar olduğunu öğrenmişti. Durumu abartıp bazı asistanlar farenin her gün uğradığı odalara bakarak ertesi gün uğrayacağı odaları Markov Chain modelleriyle tahmin etmeye çalışıyor, daha yeni Heuristic Search dersi almış asistanlarsa “ant colony”lere rakip fareyle ilintili metaheuristicler yaratmaya çalışıyorlardı. Artık hava kararınca bölümde hayat duruyor, ne bir ses duyuluyor, ne de bir ışık görülüyordu. Mustafa hava yatağını kemirilecek korkusuyla eve götürmüş, Baykal müziklerinin sesini tamamen kısmış, Tülin okunacak tüm caselerini yurda taşımıs, Bora ise iş çıkışı bölüme uğramaz olmuştu.

Ve bir Pazar günü öğleden sonra Baykal, Pelin Hoca’nın odasında gündelik farevi muhabbetlerini yapmaktayken, siyah tişörtüyle Mustafa kapıda beliriyordu. Kendisi girer girmez “Durun şu elimdekileri bırakayım size kahve yapıcam!” diye hevesli bir şekilde odasına yöneliyordu. Baykal muhtemelen kirli olan kupasını yıkamak için tam odadan ayrılıyordu ki koridorlar aynı kelimeyle bir kere daha yankılanıyordu: “fareeeee!!” Nefes nefese Pelin Hoca’nın odasına koşturan Mustafa gözleri faltaşı kadar açılmış bir şekilde manzarayı tasvir ediyordu. Söylediklerine göre fare odasındaki özenle kurulan fare kapanında yakalanmıştı. Odadaki herkes “bir sonraki adımı kim atacak?” konulu bir sessizlik içinde korkulu gözlerle birbirlerine bakıyorlardı. Baykal bu duruma son vermek istercesine Mustafa’dan odasının anahtarını istedi. Gördüğü şeyler Mustafa’nın anlattıklarını doğrular nitelikteydi. Çılgın misafirimiz yakalanmış ve de son nefesini vermekteydi.

Atılacak son adım konusunda kimse hevesli değildi ki tam o sırada bölümümüze uğrayan iki öğrenci yardıma yetişiyordu. Burak Oğuz ve Özge Narin kapanın ve farenin ortadan kaldırılıp bir çöp torbasına konmasında yardımcı oldular. Baykal da bu torbayı alıp uzaktaki bir çöp bidonuna attı. Kendisi bölüme dönerken gülümsüyor ve içinden “geldikleri gibi giderler” diye mırıldanıyordu.

Ertesi gün tüm bölüm halkının yüzüne birer parça tebessüm yerleşmişti. “Birden fazla fare” senaryosu hala bazı kişileri korkuturken birkaç gün sonra yanlışlığı ispatlanarak fare kapanlarıyla beraber çöpe gidecekti. Birkaç gün içinde bölüm içinde ve civar çöp kutularında kayda değer karton artışı gözleniyordu. “Dikkat fare kapanı var!” yazıları da 3. kattaki kağıt çöplüğünü doldurmuştu. Fareyi bir saniyeden fazla görmüş tek bölüm insanı Baykal farenin büyüklüğü konusunda meraklı insanlara brifing veriyordu. Mustafa “Yok ya ben bir daha uyumam bölümde” derken, Tülin iç rahatlığıyla okunacak caselerini masasındaki okunacak quizlerin üstüne koyuyordu. Banu çekmece kaplamalarında farklı tasarımlar deniyor, Bora da artık geceleri vişneli brownisiyle bölüme girerken görülüyordu. Erol Hoca’nın odasından tekrar buram buram kahve kokusu sızıyordu. Bölüm tekrar eski havasını yakalıyor, gecenin karanlığında arkadaki yoldan geçen tilkiler bölümümüzün ışığını görüp selam duruyorlardı.

Tüm bu gelişmelere rağmen bölüm halkı ufak da olsa bir tereddüt içindeydi. Hiçbir şey ters gitmemesine rağmen sanki bir şeyler eksik olmuş, sanki o fare çıkıp gelecek tekrar bölümümüzde terör estirecekti. Kimse bu hissiyatın sebebine bir anlam veremiyordu. Farenin yakalandığı gün yaşananlar herkes tarafından duyulmasına rağmen, sanki daha yetkili bir yerden daha yetkili bir açıklama gerekiyordu. Derken bir sabah bilgisayarlarını açan herkes gelen kutusunda bir mail buldu. Artık herkes huzura ermiş, kimsenin aklında en ufak bir şüphe kalmamıştı. Mailin subject kısmında şu yazıyordu: “fare hk."

Baykal 05-07

1 Yorumlar:

Unknown dedi ki...

Hikaye bana şu an yaşamakta olduğumuz domuz gribini hatırlattı. aslında hiç önemsiz olduğu halde insanlarda çok büyük korku uyandıran bir mesele bu. yazı da çok tuhaf bir zamanlama ile yazılmış bilmiyorum bu akla geldi mi?

umarım bu domuz gribini de biri çöpe atar yakında da herkes rahatlar.

http://img25.imageshack.us/img25/9723/swinefluqm.jpg

Yorum Gönder



  Yazılarınızı, sorularınızı ve görüşlerinizi metuieast@gmail.com adresine bekliyoruz.
 
İşleyiş Belgesi     Yazı Kabulü    Yazım Kuralları
Copyright 2009 IEAST, Tüm hakları saklıdır.

Free Blog Counter